Her dönem terörist ilan edilen "Dünün ETÖ'cüsü, bugünün FETÖ'cüsü(!)" Ece Sevim ÖZTÜRK kimdir?
OdaTv cenahı 15 Temmuz gecesinin kendi çizdikleri alanın dışında sorgulanmasından neden bu kadar rahatsız dersiniz? Deniz Kuvvetlerine ilişkin hazırladığım belgeselde sadece ek klasörlerde yer alan belgelerle ifadeler vardı. Dava dosyasında yer almayan hiçbir şey yoktu. Orada geçen ne varsa daha önce Twitter’da da konuşulmuştu, Av. Kemal UÇAR da anlatmıştı. Orada ismi geçen ve gemileri seyre kaldırılmaları emrini verdikleri halde haklarında hiçbir soruşturma açılmayan isimlerin tedirgin olması normaldi de, Nihat GENÇ'le Mustafa ÖNSEL neden bu kadar rahatsız oluyordu diyorsunuz, biliyorum.

Marmaris’te gizlenen üç helikoptere ilişkin meseleyi kapatanlar rahatsız olsundu elbet. Operasyon Yenişafak haberinde yer aldığının aksine Cihat YAYCI’nın ismini ben belgeselimde değil, TGRT Haber'deki programda ilk kez Marmaris’le birlikte, orada yanıtsız kalan sorular olduğunu anlatırken dillendirmiştim. Ahmet Zeki ÜÇOK’un dosyasında neden isminin o şekilde yer aldığını sormuştum, ÜÇOK da bir köşe sahibine “ben öyle bir şey demedim” demiş. ÜÇOK'un sözünden başka bir mesnetim yoktu, o yüzden sözümü de sorumu da geri alıyorum. Gazeteciyim, işim araştırmak, sormak. Sordum, öyle değil denildi ve Sayın Cihat YAYCI'ya ilişkin kafamdaki soru işaretleri benim açımdan nihayete erdi.

Peki, bu konudan ve kişiden bağımsız olarak Erdoğan ve Berat Albayrak ailesine suikast niyetiyle orada bulunduğunu düşündüğüm üç helikopter meselesini kapatmak isteyenlerle OdaTv ve Mustafa ÖNSEL neden aynı yerde duruyordu?

Haberlerimi, yazılarımı, araştırma dosyalarımı bilen ya da beni tanıyan dostlarım için değil bu yazım. İsmimi ilk kez Yenişafak’ın operasyon haberinden ya da Nihat GENÇ ve Mustafa ÖNSEL’in OdaTv’deki ihbarcılık ve iftira içerikli yazılarından duyan vatandaşlara doğru bilgiyi aktarmak için bu satırları kaleme alacağım. İlk kez tanışacağımız bu yazının ardından Nihat GENÇ’e ve Mustafa ÖNSEL’e de bir çift lafım olacak.

Kimseye FETÖ'cü değilim demeye ihtiyacım yok. Ben hayatım boyunca ne olmadığımı anlatma zorunluluğunu hiç hissetmedim. Çünkü bugüne kadar her öngörüsü gerçekleşmiş, hep doğru yerde konumlanmış ve her dönem hukuk demiş bir gazeteci olarak geçmişimle gurur duyuyorum. Kimseye ne olmadığımı ispatlamak gayreti içerisinde bulunmadım hiçbir zaman. Ancak bugün özellikle darbedeki görevlerini bugüne kadar gizlemeyi başarmış kimi muvazzaf askerlerin ve intikam amacıyla pusuda bekleyen bir albayın ortaya çıkardığım sorumluluklarını gizlemek için bana FETÖ’cü deyip, bu çirkefi de Muharrem İNCE’ye sıçratma çabalarına ihtirasla omuz veriyor olmalarını de görmezden gelemeyeceğim.

Öncelikle bendeniz Ece Sevim ÖZTÜRK. 29 yaşındayım, araştırmacı gazeteciyim. Sekiz yıldır bu mesleği öğreniyor ve icra etmeye çalışıyorum. Mustafa Kemal’in aydınlanma yolunda, Uğur MUMCU’nun ilkelerini rehber edinerek yol yürümeye çalışıyorum. Bu süre zarfında sayısız genç gazeteci arkadaşıma istihdam imkanı sağladım ve bununla da gurur duyuyorum.

Madem müktesebatıma bakarak zekama ve salahiyetime karar vereceğiz; biraz geriye gidelim isterim. Hayatımın hiçbir döneminde dersaneye gidemedim, ailemin maddi durumu elvermiyordu. Yine de ilk senemde üniversiteyi kazanabildim, 16 yaşında tek başıma Zonguldak’a gittim. Devletin Kredi Yurtlar Kurumunda kaldım dört yıl. Herhangi bir arkadaşım cemaat yurtlarına gittiyse de dünya görüşümden dolayı engel olmaya çalıştım. Zonguldak’a ayak bastığım ilk gün çarşıya indim ve ADD’yi buldum. Yönetim Kurulu toplantısına girip kendimi tanıttım. ADD Zonguldak Şube Başkanı Erol SARIAL’dı o zaman, manevi babamdır benim. Her sıkıntıya düştüğümde kapısına gitmişimdir. Maden mühendisidir; çalışma koşullarının, iş güvenliğinin neden hayati olduğunu öğrendiğim kişidir. Onun öğrettikleriyle 2.5 yıl Soma katliamı üstüne çalışma yürüttüm. Fazla tevazu sahibi olan vasattan nasihat dinler der eskiler, nezaketten geçmeden tevazudan geçebiliyorsa medyada insan ne ala..

Özgür ÖZEL ile birlikte işçilerin 1 milyon TL’sini kurtardık o zaman Meclis Araştırma Komisyonundaki hesaplamayla… Politik olarak kimi zaman yollarımız ayrılsa da insanlığına da mücadelesine de omuz verdiğim dostlarımdandır kendisi, ona değinmeden olmaz. Gazeteniz OdaTv’nin bana sansür uygulamadığı o zamanlardan kalma pek çok haberimi bulursunuz arşivinizde, biraz bakınmanız yeterli. Beni tanımak için Soma’yı da tanımalısınız zira. O gün de genç bir kadının tek başına gazetecilik yapıyor oluşu kabul görmüyordu, ben kamuya açık belgeleri yayımladıkltan sonra bir CHP’li milletvekili “Özgür ÖZEL sana belge verdi” iftirasıyla yazımın üstüne dava açtı, iki yıl sonra beraat aldım. Bu hep böyleydi yani, alışığım ben; hepinize öğreteceğim kadınların tek başına da bu mesleği yapabileceğini. Hem patronsuz hem bavulsuz!

(Soma Davasının başladığı gün Akhisar'da ailelerle birlikte yaptığımız yürüyüşten)

O gün Zonguldak ADD’nin kapısından “gazeteci olmak istediğini” söyleyen inşaat mühendisliği bölümünü kazanmış bir çocuk olarak girmiştim. Erol abi elyazımla hazırladığım dosyalarıma baktı, kırmadı hevesimi; aldı Şafak Gazetesine götürdü beni. Şaban YILMAZ ilk ve son patronum oldu. O zamanlar, bir çocuk olarak yerel gazetede yazdığım yazılarla dahi onur duyuyorum. O sürecin ardından ADD’yi çok eleştirdim ve bağlarımı kopardım, ancak cumhuriyet mitinglerinde de o süreçte de doğru yerdeydim. Bugün dünyaya daha soldan bakıyor olsam da o gün o cumhuriyet mitinginde taşıdığım bu pankarttan asla gocunmadım, Mustafa Kemal’in aydınlanma devrimlerine sahip çıktım.

Bu süre zarfında Zonguldak’da ADK’yı kurdum, CUMOK temsilcisiydim ve 18’ime bastıktan hemen sonra Tuncay ÖZKAN ile tanıştım. Kanaltürk’te harika insanlar vardı; Tuncay MOLLAVEİSOĞLU, Kerimcan KAMAL, Adnan BULUT.. Onların yanında olmalı, cümlemi onların cümlelerine katmalıydım diye düşünüyordum. ÖZKAN Silivri Cezaevine gönderilene kadar şehir şehir dolaştım onun peşinden. “Git, finallerine çalış derdim de düşmezdi yakamdan” diye bugün bile anlatır ortak dostlarımıza. Çok güzel günlerdi, inanmak… Bir davaya inanmak, bir insana, bir fikre dayanmak… Hele ki ilk gençlik çağlarında insanın müktesebatına çok şey katıyor Nihat Bey. Önemli yıllardı benim için, tanışacaksak eğer o günlere değinmeden olmazdı.

(18 Mayıs 2008, İzmir - Kordon)

Sonra Silivri yılları başladı. Her fırsatta okuldan kaçtım, atladım gittim. Orada yaşanan hukuksuzlukları yerinde, tam göbeğinde izledim. Yeni dostlar edindim, kimi dostları kaybettim. Herkesin hayatında büyük değişikliklere neden olan, çok ilginç zamanlardı. Arkadaşlarımız Zekeriya ÖZ’ün copy paste iddianamelerinde yer alan alakasız telefon konuşmaları nedeniyle nişanlısından ayrılıyor, işinden kovuluyor, arkadaşlarıyla arası bozuluyordu. Bir anda cezaevinde ölüm haberleri aldıkça dostlarımız için endişeleniyor, yüreğimiz ağzımızda yaşıyorduk. Bu sürecin sonunda Kuddusi OKKIR’ın eşiyle ilk röportajı Çağdaş Ses’in Haber Müdürü Erman ÇİMEN yaptığında ne güzel demişti hanımefendi; “Bizim yaşadıklarımızı onlar yaşamasınlar, ben adalet istiyorum” diye… Ne büyük yücelikti kin peşinde koşmadan hukukun inşası için bir temennide bulunmak… Sonra Adil Serdar SAÇAN; adım gibi biliyordum ona yaşatılan hukuksuzlukları. On beş yaşındaki kızına nasıl hasret bırakıldığını, oğluyla birlikte hayatına nasıl kastedildiğini... Tek nedeni bu örgütü afişe edecek adımlar atmasıydı. Hiç yan yana gelemedik, hiç dertleşemedik ama hep değerli cümlelerle andık birbirimizi.

Bu da çok sevdiğim fotoğraflardan biridir.. Soldaki genç kız Ece ALTUNELİ, pek yıldızımız barışmazdı kendisiyle ama mücadelenin içerisinde, tertemiz bir yürekti. Ortamızda “Mor Kadın”; sosyal medya yokken Biz Kaç Kişiyiz’de sohbet odaları vardı, eskiler iyi hatırlar, hep “morkadin”ımızdı bizim. Kendisi de mücadelesi gibi rengarenkti, Silivri Cezaevi önünde defalarca kez sarıldı bize, ağladı, kazanacağımıza, bir gün hukukun galip geleceğine inandırdı bizi. Bu yazıyı okuyorsa dönsün bana hatta, vesile olsun.. Çok ayrı düştük yıllar içerisinde… Recep ULUTÜRK kırmızı yazardı o odada, Tuncay ÖZKAN salonlara tek tek girer, herkesi ikna etmeye çalışırdı. Orada tanışır mitinglerde, eylemlerde yıllardır birbirimizi tanır gibi kucaklaşırdık. Onlarca dost biriktirdim o günden bugüne... Hepsi birbirinden değerlidir. Bu fotoğraf 20 Ekim 2008’de çekildi. O gün orada olmamızın nedeni Ergenekon davasının ilk günü olmasıydı. Hiç unutmuyorum, arkadaşımız Alper TEKİN o gün baygınlık geçirdiği için cezaevinden bir doktor getirtmeye çalışmıştık da, bir tane bile bulamamıştık hemen sonrasında. Dertlendik, içeridekiler ne yapıyorlardı?

Yine hiç unutmam, o gün Samanyolu Tv’nin kıvırcık saçlı muhabiriyle Şamil TAYYAR röportaj yapıyordu. Devletin nasıl kirli ellerinin temizlendiğini, ne kadar haklı bir operasyonun yargılamasının başladığını anlatıyordu. Etrafını sardık, protesto ettik yayını bitirmek zorunda kaldılar. Keşke birileri onun arşivini bulsa da o günü oradan izlesek.   O yıllarda sürekli kameralardan kaçıyordum, annem okuldayım zannediyordu. O eylemin içerisinde olmayı o kadar istedim ki, kaçmadım Samanyolu kamerasından. "Haklıyım anne ben, dostlarım burada ben de buradayım" diye meydan okuduğumda 19'du yaşım. Ekim'in evinde kaldım, bir hafta kırgın kaldık birbirimize. Üzmek istemiyordum onu, o davalara giden herkese “terörist” diyorlardı.  Dün beni ETÖ’cü ilan edenler bugün FETÖ’cü ilan ediyordu. Düzen kurucularının ve işbirlikçilerinin gözünde gerçekleri sorgulayan herkes teröristti. Bu eylemimle de gurur duyuyorum sevgili Nihat Genç, ne güzeldir hep ilkeli ve inandığın doğrunun yanında durabilmek, değil mi?

(Biz Kaç Kişiyiz gençlik kolları olarak Ankara'da 2008 yılında düzenlediğimiz bir etkinlikten)

Silivri’ye kaçtığım o yıllarda İstanbul’da bir toplantıya katıldım. Biz Kaç Kişiyiz’den tanıştığım henüz çocuk yaştaki arkadaşımın sürekli gittiği bir dernek vardı. Kız şimdi Meclis'te çalıştığı için adını vermiyorum. Annesi “Nereye gittiğini bilmiyorum, git sahip çık” dedi diye atladım, yanında gittim. İdealist, her zaman doğru bildiği yolda yürüyen ve hiçbir onursuzluğa, ahlaksızlığa bulaşmamış tertemiz, idealist bir gençti. Çağdaş Gençlik Derneği’nin başkanlığını yapıyordu; öyle bir tesadüfle tanıştık Şahin’le. Bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde de evlendik. 

Beni tanımak için onu da tanımanız gerek, birlikte büyüdük zira. Bugün ben 30’uma dayadım, o da 40’ına. Attığı her adımla gurur duyuyorum. Yıllarca “parti içi muhalefet” olarak lansedildik, Kılıçdaroğlu her seçim kaybettiğinde “belki bizi aday yapar” diyenler gibi yanlışa sessiz kalmadık, kirli pazarlıklara, kirli koltuklara talip olmadık. Siteye geçtiğimiz ay saldırı olunca tüm arşivimizi ne yazık ki kaybettik ama buradan eski yazılarımı okuyabilirsiniz.

(https://web.archive.org/web/20160306032605/http://www.cagdasses.com:80/yazarlar/ece-sevim-ozturk (Link 2016 Şubat ayına kadar sonrası için yukarıdaki tarih alanını değiştirerek görebilirsiniz)

Benim zaten hiç siyaset yapmak gibi bir düşüncem olmadı ama Şahin ilk tanıştığımız günden beri hep siyasi mücadelenin içindeydi. Yazınızda ve öncesinde Yenişafak’ın operasyonuna alet edilme nedeni de Sayın Muharrem İNCE’dir. Muharrem Bey, Şahin’in Fizik öğretmenidir, Şahin onun eski öğrencisidir, yıllarca Yalova’da birlikte siyaset yapmıştır. Doğru, bizler partide güce karşı boyun eğmedik diye dışlanırken o İNCE’ye omuz vermiştir, Kadıköy’de de İstanbul’da da sorumluluğu yüklenmiştir. İstanbul İl Kongresi öncesinde Kaftancıoğlu ile ilgili “Mustafa Kemal’in askerleri” tweetine ilişkin yazıyı yazmam ve sonrasında tüm siyasi atmosfer bu yazının üstüne şekillenmesi hasebiyle, İl Kongresinde İNCE’ye destek verdiğimiz için yanımızda kimse olmadığını bir ben biliyorum, bir de eşim. O gün bize selam vermeye çekinenler bugün yalvar yakar telefonlar açıyorken, bir diğer kesim de havuz medyasına Şahin’in “megafonu tuttuğunu” üfürüyor. Böyle bir şey siyaset işte. İnandığı için omuz vererek bedel ödeyenlerle güç neredeyse oraya eğilenler arasında ince bir çizgi. Şahin’in bir kez bile eğildiğini görmedim. Bunu herhangi bir CHP’li anlatabilir size zaten, ben daha fazla bu yazıya konu ederek uzatmayacağım. Kendisi çok açık bir yazıyla hakkınızdaki düşüncelerini ifade etmişti zaten size, fazlası laf ü güzâf olacak.

(Şahin'le, Yalova'da yerel seçimleri ikinci kez AKP'ye karşı kazandığımız gece, Adliye'de)

Silivri yılları bitmişti, aradan bir hayli zaman geçmişti, bizim haklı olduğumuz toplum nezdinde zaten biliniyordu ancak medya aracılığıyla da görünür kılınmıştı. Tutsaklık son bulmuş ve insanlar mücadelerine kaldığı yerden devam etmişlerdi. Dün Baykal bizi Tuncay ÖZKAN’la birlikteyiz diye partiye üye yapmıyordu ama ben bugün itibariyle sekiz yıldır CHP üyesiydim ve ÖZKAN da MYK üyesiydi. Demek ki bir şeylerin değişmesi mümkündü ve biz başarmıştık. Ben gazetecilik hayatıma başladığım 2010 yılından beri verilen müebbetleri haber yapmak zorunda kaldığım gibi, tahliyeleri de okuyucularıma duyurabilmiştim. 

Ve bugünlere geldik.

Ancak AKP ile Cemaatin bu denli içiçe geçmiş olması nedeniyle, politik İslam’ı düstur edinen bu iki büyük örgütün devleti elinde tutmak ve yönetebilmek için verdikleri güç savaşının son yansıması 15 Temmuz’la karşımıza çıkmıştı. Bu süreç bizlere yüzlerce vatandaşın hayatını kaybettiği korkunç bir katliam ve hemen akabinde OHAL’i ve baskı rejimini dayatmıştı. Ve Yenikapı’da muhalefet zemininin de tam ortasından kırılması nedeniyle 15 Temmuz’un aydınlatılması gereken çok önemli bir karanlığı barındırdığının farkındaydım. 

Sürekli cezaevlerinden intihar haberleri geliyordu ve 30 günlük gözaltı süresi insan hakları açısından büyük bir tehdit teşkil ediyordu. Bu hususlar beni bir gazeteci, bir yurttaş ve bir insan olarak endişeye sevk ediyordu. 

Dış politikada da Rus uçağının düşürülmesi hususunda Davutoğlu “Emri ben verdim” demişken, bir anda “pilotlar FETÖ’cüymüş” noktasına geliniyor, S400 alımlarına dair görüşmeler yapılırken araştırmalarım neticesinde darbeye katılmadığını fark ettiğim subaylar sadece listelerde “devam” yazıyor diye TSK’dan ihraç ediliyordu. 

Dün destek verdiğim pek çok isim yargılamalar başlamadan insanları toplu bir şekilde terörist ilan ediyor, sürece anlamlandıramadığım bir şekilde tam destek veriyordu.

TSK’nın yapısı değiştiriliyor, FETÖ ile mücadele adı altında başka tarikatlardan isimlerin önemli yerlere getirildiği açık bir şekilde görülüyordu. Balyoz, Askeri Casusluk vs. davalarında mağdur edilen askerlerin bir kısmının geri dönebildiği medyada gösterilerek “bizim mahallede” adalet duygusu tatmin edilirken, bu isimlerden geri dönmeyen kimileri de televizyon ekranlarında kendilerine yer buluyor gibi gösteriliyor ve arka planda başka bir şeyler dönüyordu. 

Merak ediyordum ve araştırmaya başladım. Bu darbeye katılan herkes FETÖ’cü müydü? FETÖ ile mücadele dedikleri operasyonlarda kimler tutuklanıyordu, ne aşamadaydı? Gerçekten her şey yolunda mıydı?

Değildi tabii ki. 16 yıl Bank ASYA’nın yöneticiliği yapmış isim SPK’nın başına atanıyor, “Muhterem hocaefendimiz, hasretinden öldük bittik” diye ağlayanlar siyasi ve idari kadroları yeniden dolduruyor, hiçbir hukuki altyapısı olmadığı halde “bizden misin değil misin” ayrımını yapabilmek için 17-25 milat kabul ediliyordu. 

Cemaate sadece sohbetlere katılmak ve hükümetin işaret ettiği dershanelere çocuklarını göndermek gibi sempatizan boyutunda temas edenler cezaevine gönderilirken, suça karıştığı her camia tarafından gayet iyi bilinen ve devletin de il - bölge imamları olarak kayıt altına aldığını sonradan öğrendiğimiz isimlerin 17-25 sonrası yurt dışına kaçtığı ortaya çıkıyordu.

Ben o süreçte de AKP’nin örgütlenmesi itibariyle, bir suç örgütüne dönüştüğünü 1999 yılında Necip Hablemitoğlu, Zübeyir Kındıra gibi isimlerin anlatmış olduğu Gülen cemaatiyle bağlarını tam anlamıyla koparamayacağı için örgütün tepe yönetimini yargılayamayacağını söylüyor, CHP’nin de hukuksuz dinlemeleri mesnet alarak siyaset yapmasını eleştiriyordum. Çünkü hukuk bize gelince iyi, başkalarına gelince kötü işletilemezdi. 

İlkeyle yola çıkıldığında hiç yolda kalınmayacağını biliyordum çünkü. İşkenceye hayır diyorsam herkes için hayır diyordum. Tıpkı Selçuk Kozağaçlı gibi. Tıpkı Kemal Uçar gibi. İkisi de tutuklu, biliyor musunuz Nihat GENÇ? İkisini de “terörist” diyerek tutukladılar. Oysa sadece avukatlık mesleğini hakkıyla icra etmişlerdi. Selçuk'un Soma'daki savunmalarını izlemek için hukuk öğrencileri yurdun dört bir yanından duruşmalara gelirdi.

Ben bu sürece mercek tutmaya başladığımda, bir öğretmen tutukluluğunun 13. Gününde işkenceyle öldürülmüştü ve raporlar ortada olmasına rağmen reddediliyordu. Koğuş arkadaşını buldum ve bir röportaj yaptım. Hani FETÖ’cü hesaplar Ece Sevim’i RT’liyor demiş ya yandaş yazar… O hesaplar dahi “Bizden olmadığın halde hukuksuzluğa karşı çıktığın için teşekkür ederiz” diyerek yayını paylaşıyorlardı. Hakim gibi tek tek kim örgüt üyesi tespit edip, benim tweetlerimi, yayınlarımı paylaşmalarının önüne geçmemi bekliyorlar herhalde. Gazetecilerin yargılamadan hüküm sahibi olmamaları gerektiğini ve haberlerini tüm kamuoyunun yararını gözeterek yazması gerektiğini düşünüyorum. Kim hangi örgüt üyesi ben mi karar vereceğim? Zira, mezkûr öğretmenin ifadesi dahi alınmamıştı. Belki de örgüt üyesiydi, yargılanmalı ve cezasını çekmeliydi. Oysa ifadesi dahi alınmadan işkence altında öldürülmüştü. Şebnem Korur Fincancı ile bir röportaj yaptık ve işkence üzerine konuştuk. Hainler mezarlığı işaret edilirken, kimsesiz gibi gömülen bu öğretmeni ziyaret eden sevgili Veli SAÇILIK ve gazeteci dostum Gökhan ÖZBEK'in bu değerli hamlesi gibi; bu da onur duyduğum haberlerden biridir. 

( https://www.youtube.com/watch?v=DyB3U0S9GeY )

Zekeriya ÖZ’lerin hayat karartıp, yurt dışında sefa sürdükleri bu adalet sisteminde, “Ararın 155’i” kültürü devlet yetkililerinin de ihbarcılığı teşvik eden söylemleriyle topluma zehirli bir sarmaşık gibi kök salıyor, bu yara da Eskişehir’deki katliam gibi her akademisyenin birbirine FETÖ’cü dediği bir çıkmaza doğru ilerliyordu.

Bu sistemi kurcaladıkça, kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir şekilde Nihat GENÇ bana ve eşime “FETÖ’cü” diyor, Mustafa ÖNSEL’den ve OdaTV’den aldığı talimatla bizi CHP’ye “sızmış olmakla” itham ettiriyordu.

15 Temmuz’a gelirsek… Açıkçası araştırmaya başladıkça inanılmaz gerçeklerle karşılaşıyordum. Bir asker darbeye hiç katılmadığını ispatladığı halde tutuklanırken, bir başka asker darbeye katıldığına dair hakkındaki şüphe sayısız ifadeye ve raporlardaki çelişkiye rağmen ortadayken soruşturma konusu dahi edilmiyordu. Bu Deniz Kuvvetlerinde de böyleydi, Karada da Havada da… 250’ye yakın tweetten oluşan ve soru işaretlerini kaleme aldığım bir flood yayımladım. Daha sonra hepsini bir araya topladığımda 60 sayfalık bir çalışma notu oldu. Ancak Başbakanlık Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü tarafından erişim yasağı getirildiği için bir link paylaşamıyorum ne yazık ki sizinle. 

Bu süreçte 15 Temmuz’a dair soru işaretlerini katıldığı tv programında anlatan ve benim de bu süreçte tanıştığım avukat arkadaşım Kemal UÇAR tutuklandı. İddianameyi okusanız gülersiniz, “Bizim ZEK bile bundan daha iyi yazıyordu yav” dersiniz. İlk duruşma tarihi 9 Temmuz'a verildi; belki dikkatinizi çekmiştir genelde böyle kritik duruşmalar ya 25 Haziran sonrasına veriliyor ya da 9 Temmuz'a... Gelinen durumun hakimler ve savcılar açısından ne kadar sıkıntılı olduğunun anlaşılması için mühim olduğunu düşünüyorum.

Bu süreci araştırmak hayli riskliydi, bundan hoşnut olmayacak pek çok muvazzaf isim vardı ve ben kimseyi dosyam yüzünden riske atmak istemiyordum. Gazetede çalışan arkadaşlarım gündeme ilişkin haberlerini aynı şekilde yayımlamaya devam ettiler, bense 15 Temmuz çalışmalarımı Patreon’a taşıdım. Olur da çalışmalarımı engellemek için bir soruşturma açarlarsa hiçbir çalışan arkadaşım zarar görmesin diye tek bir telefonla yayımlar yaptım, kendim montajladım, yayımladım. Deniz Kuvvetleri belgeselini hazırlamak bir hayli uzun sürdü, onunla ilgili montaj konusunda gönüllü gençlerden yardım aldım, her kaynağımı sonuna kadar korudum, kolladım. Sayısız dosya açtım, dosya haberciliğini sosyal medyaya taşıdım. Tüm bunlarla da gurur duyuyorum.

Peki nasıl çalışıyordum? Yazımın bu bölümünü bana sürekli gazeteciliğe ilişkin sorular soran, bu mesleği yapmak isteyen genç arkadaşlar için yazıyorum. 

Bir konuya ilk kez gireceğim diyelim, mesela Deniz Kuvvetleri… Danışman kaynağa, belgeye ya da müdafiye ihtiyaç duyuyorum diyelim.. Bir Tweet atıyorum; “Donanma davasına bakan avukat arkadaşlar, müşteki, sanık yakınları vs. mesaj atabilir mi” diye. Zaten davalarla ilgilenenler bir şekilde birbirleriyle irtibatlı oluyorlar, ulaşmak zor olmuyor. Bana dönenlerle görüşüyorum, iddianameyi alıyorum önce iddianameye çalışıyorum. Avukatlardan davanın özetine ilişkin görüş istiyorum, aklıma takılan ifadeleri kovalıyorum. Diğer davalara ilişkin paralel isimler geçtiğinde kıyaslamalar yapıyorum. Eğer ulaşmak istediğim sanığın avukatı yoksa ya da yardımcı olmuyorsa cezaevine mektup yazıyorum, cevabını kovalıyorum. Bu devletin kayıtları incelendiğinde 2008 yılından itibaren Ece Sevim TANYELİ'nin, 2018 yılına kadar Ece Sevim ÖZTÜRK'ün cezaevi mektuplarını görülecektir. İlk mektuplar dayanışma amacı taşımaktaydı, bu dönemki mektuplar ise süreci aydınlatma amacı taşıyor. Bunlarla da gurur duyuyorum.

Nasıl çalıştığıma dönecek olursak; mesela SEGBİS tutanağında savunmasını okuduğum bir binbaşı “bizde cerideler otomasyon tutulur, elle tutulmaz” diyor, bu kez yine sosyal medyadan yeni isimlere ulaşıyor ya da emekli askerlerle görüşüyor; karacılar nasıl tutar, denizciler, jandarma, havacılar vs. görüşler istiyor ve bu kısmı kitabımda değerlendiriyorsam araştırmamın bulgularına da yer veriyorum. 

Yayın yasağı getirilen belgeselimi izlemediğinizi düşünüyorum. İzleseydiniz “denizcilik literatüründe bu emir geminin bir süre daha denizde kalmak anlamına geldiğini ya da seyre çıkmaktan da sayılabileceği görüşlerini” hazırladığım çalışmada yer verdiğim için “bu kızın kafası bu işlere basmaz, ancak imamlar hazırlamıştır” diyen kendini kurtarmak isteyen kimi muvazzafların operasyon haberine itibar etmez, havuz medyasının “bu kız çocuğu bu işlerden anlamaz” algısını yayabilmek için 20 yaşımda tatilde çektirdiğim bir “şapkalı” fotoğrafımı yayımlıyor olmalarını yutmazdınız. Ki o havuz o yıllarda imamların peşinde "ağlaşırken" ben o yaşımda dahi kandırılmamıştım.

Yani sevgili Nihat GENÇ, senin hiç bilmediğin bir şeyden söz ediyorum; ben araştırmacı gazetecilik yapıyorum. Ha, Patreon diyordum. Evet, bu yazıyı okuduğun bu yeni platform. Birkaç yıldır sevgili Ünsal ÜNLÜ’nün, daha sonra Şükrü KÜÇÜKŞAHİN, Gökhan ÖZBEK gibi bağımsız gazetecilerin böyle bir mecrada olduğunu biliyordum ancak çok önemsememiştim. Pınar DAĞ’ın veri gazeteciliği üzerine eğitimler verdiği atölyelerine katıldıktan sonra da bu platformu keşfederek anladım ki, birliktelikli bir gazetecilik ile gerçeğe ulaşmak mümkündü. Eğer sizin okurlarınız tek patronunuz olabilseydi, patronunuza telefon açarak sessiz kalmanızı istemelerine engel olabilirdiniz. Hatta size de tavsiye ediyorum, zira sizin yazınızın üzerine OdaTv sizin adınıza özür dileyince bizim dahi ağırımıza gitmişti, size de yazarlık teklifini iletmiştik. Reddetmiş ve orada yazmaya devam etmeyi içinize sindirmiştiniz. Eğer Patreon üzerinde bir hesap açıp okuyucularınıza duyurmayı düşünürseniz, her ay ismini dahi bilmediğiniz ve çalışmalarınızı takdir eden takipçilerinizden (abonelik mantığıyla) gelecek birkaç dolarlık birikim ortalama bir maaş oluşması noktasında yeterli oluyor. 

Böylece “patrona boyun eğmek zorunda kalmaz”, sizin adınıza dilenen özürleri sineye çekmezsiniz.

Zira patronsuz gazetecilik bağımsız olmanın ilk şartı. Sizin için de yabancı olan bu tanım üzerine düşündüğünüzde aslında gazeteciliğin geleceğinin de böylesi bir mecra ile şekilleneceğine kanaat getireceksiniz.

Bana neden saldırdıklarına gelince...

İki yıldır 15 Temmuz davaları üzerine çalışıyorum, malumunuz. Bu süreçte Özel Kuvvetlerde, Genelkurmay Karargahında, Moda Deniz Kulübünde yaşananlara mercek tuttum, davalarda gördüğüm soru işaretlerini kaleme aldığım 60 sayfalık bir çalışma notu yayımladım. 

Denizde neler yaşandığına ilişkin bir belgesel hazırladım ve gemilerin seyre kaldırılması noktasında soruşturmalar açısından adil davranılmadığı gibi, amirallerin de emirleri verirken belli başlı isimlerle görüşerek karar verdiğini mahkeme kayıtlarından anlattım. Daha sonra 15 Temmuz’da Marmaris’te ve Dalaman’da gizlenen üç helikoptere dair bir çalışma yayımladım ve Erdoğan ile Berat Albayrak’ın mahkeme kararıyla yalancı duruma düşürüldüklerini, ancak helikopterlerle ilgili doğruyu söylediklerini anlattım, soruşturmaların yeniden açılması gerektiğini belirttim. Yandaş gazeteciler suikastin üstünü örterken, CHP’li bir gazeteci olarak Erdoğan’ın yaşam hakkını savunduğumu söyledim.

Geçtiğimiz günlerde Yenişafak tarafından bu çalışmalarım sebebiyle FETÖ’cü ilan edildim. Üstüne eşimin de 25 yıllık CHP’li geçmişine dayandırılarak Muharrem İNCE’yi de FETÖ’cü ilan etmeye kadar zırvalamayı dayandırdıkları bir operasyon haberciliğine maruz bırakıldık. İNCE’nin “apoletleri sökeceğiz” ısrarından korkanlar, dün “askeri vesayet var” diye ağlaşan havuz medyasına bugün emirle haber yazdırıyor oludular. Habere ismini yazmaktan korkan editör “yazılı emir istiyoruz” deseymiş bari, malum sonradan sıkıntı oluyor.

Kimi görevdeki askerlerin 15 Temmuz’daki sorumluluklarının ortaya çıkmasından duydukları korku ortada. Gazeteciyi FETÖ’cü ilan edersek “Bizle de FETÖ uğraşıyor” diyerek kurtuluruz diyorlar. İşlerini usulsüzlükle halletmeye alışmışlar için mantıklı bir hamle gibi görünse de, 16 yaşında Atatürkçü Düşünce Kulübünü kuran, Tuncay ÖZKAN ile birlikte Cumhuriyet Mitinglerine gençlik kollarında yöneticilik yaparak katılan, 18 yaşında Zonguldak’ta CUMOK temsilciliği yapmış, yıllarca Silivri Cezaevinin kapısını aşındırmış ve sekiz yıldır CHP üyesi olan bir gazeteciyi FETÖ’cü ilan etmeye çalışmak acziyetin son noktası Buralara zaten değineceğim. Şu süreçte CHP’li dostlarımdan aldığım tüm telefonlar “Sen ve Şahin de FETÖ’cü ilan edildiğinize göre, FETÖ’yle mücadele dedikleri operasyonlarda kim bilir neler dönüyor” şeklindeydi.

Yenişafak gibi bir çukur medyasının bunu yapmasını gayet doğal karşılayan okurlarım, Nihat GENÇ’in hakkımda kaleme aldığı çamur yazısına şaşırıyorlardı. Oysa ben hiç şaşırmadım, nedenini anlatayım.

Nihat GENÇ, Ocak ayında benim CHP – Amerikan ilişkilerini kaleme aldığım tefrikayı Ulusal Kanal’daki programında referans gösteriyor, yazılarıyla destek verirken bir anda beni “CHP’ye sızıntı” ilan ediyordu. Biz kendisiyle hiç yüz yüze tanışmadık, hiç telefonlaşmadık bile. Ancak beni tanımadığı halde “kankası” Mustafa ÖNSEL istedi diye sipariş yazı yazıyordu. Nihat GENÇ kalemini safiyane duygularıyla arkadaşına destek olmak için emrine sermiş diye düşüneceğim ama bu kadar yalan veriyi yazmayı nasıl içine sindirmiş, onu anlamıyorum.

Hayatımda ilk kez katıldığım televizyon programında gördüğüm Cem KÜÇÜK’ü “kankam” ilan etmiş, Mustafa ÖNSEL’in yalanlarını ve iftiralarını gerçekmiş gibi aktararak okuyucularını kandırmış. Bana ve eşime; yazdığı tüm yazılar, katıldığı tüm programlar, tüm hayatı Mustafa Kemal’in çizdiği yol olan iki insana FETÖ’cü diyor ve hiç sorgulamadan, düşünmeden “çöpe atıyor”. Bundan sonra Veryansın programında sürekli dillendirdiği “adalet, hak, hukuk” gibi kavramlar artık onun ağzında hiçbir anlam ifade etmeyecek. Çünkü Nihat GENÇ artık adil bir kalem değil. Öyle yazı yazılmaz. Yazıyı yazarken beni hedef gösteriyor ve işi muhbir vatandaşlığa kadar götürüyor. Tam AKP’nin istediği vatandaş tipi. Bravo! Ararın 155’i! Aklınca beni savcıların önüne atacak. OdaTv’nin kültüründe var ama bu, gazetedeki arkadaşlarla da tartışırdık, kabul etmeyenler olurdu. 15 Temmuz sonrasında AKP’ye üstü örtülü bir şekilde verdikleri desteği o kadar abarttılar ki, okurlarını “askeri okullar kapatıldı, yazık oldu” söylemleri ile kandırırken, Erdoğan’a yeni MİT müsteşarı önerecek kadar desteklerini ileri götürdüler.

İtiraz etsenize Nihat GENÇ, Ece Hanım sizin yazdıklarınız yanlış desenize! Kimse bavulla getirmedi bu belgeleri, hepsi dava dosyalarından, hepsi ek klasörlerde. Millete palavra sıkacağınıza açın okuyun! İşinize gelmiyor ama tabii. Ancak saçlarınızı savura savura küfürler edersiniz.

Üstelik Nihat GENÇ ve Mustafa ÖNSEL referans olarak Yenişafak’ı alıyor. Orayı bir “gazete” kabul ediyor ve onun argümanları ile bana iftira atıyor. Sadece bunun için bile utanç duymaları gerekiyor. Mustafa ÖNSEL kendisine sorduğum soru nedeniyle duyduğu kuyruk acısının intikamını alabilmek için tüm arkadaş çevresini bana karşı örgütlüyor. Ve bana FETÖ’cü diyor. 

Savcılar Mustafa ÖNSEL’in devlete FETÖ’cüdür diye verdiği isimleri mutlaka yeniden gözden geçirmeli. 

Çünkü herkes gördü ki, benim sorduğum tek bir soru için benden intikam almak isteyen ve geçmişimle bugünüm ortada olan bana dahi FETÖ’cü diyebilecek kadar kindar olan bu adam, böylesine operasyonel davranabilecek tiynette bir isim. Hayatı boyunca cemaatlerin, tarikatlerin devlette örgütlenmeleri tehlikesini dillendirmiş bana hem de!

Bundan iki hafta önce ben Mustafa ÖNSEL ile atıştıktan sonra “Ece Hanım, siz Ergenekon’da Balyoz’da bize destek verdiniz. Mustafa Albayım çok iyi biridir, bu tartışma gereksiz” diyen Teğmen Mehmet Ali ÇELEBİ, bu hususta ne kadar haklı olduğumu kendine itiraf eder mi bilmiyorum ama, bu yazıdan sonra anlayacaktır diye düşünüyorum. Kendisi kumpas davalarında direnirken, telefonuna rehberler yapıştırılırken nasıl “hukuk” dediysem bugün de Mustafa ÖNSEL’in sahte listelerinin karşısında “hukuk” diyor ve adil yargılanmayı savunuyorum.

Mustafa ÖNSEL’i ciddiye alarak yazılar yazan ve bana tweetler atan kimi geçmişin mağdurlarının benim de çok değer verdiğim Teğmen Çelebi gibi benimle irtibata geçmek yerine kendi itibarlarını ÖNSEL’in emrine sürmeleri arkadaşlık, dostluk gibi değerler açısından önemli olsa da, gerçeklerin gizlenmesi ve genç bir kadının iğrenç iftiralarla teröristlikle itham edilmesi hususunda bir skandalı içinde barındırıyor.

Meseleyi özetleyeceğim özetlemesine ama öncelikle Nihat GENÇ’e bir çift lafım var:

Benim ÖNSEL’e “işkenceci” diyerek iftira attığımı söylemişsiniz. Biz Mustafa ÖNSEL ile konuşurken asla içerisinde “işkence” kelimesi geçmedi. ÖNSEL sizi kandırmış. Hiçbir FETÖ’cünün tehdidini hiçbir yerde yayımlamadım, orada da sizi kandırmış. Tüm yazınız koca bir kandırmacadan ibaret, siz de okuyucularını kandırmışsınız.

Kara Havacılık Davasının duruşmasında Gizli Tanık Abdullah çıkıp ifade vermiş. Vermiş diyorum, çünkü ben duruşmaya katılmadım. Müyesser Yıldız katıldı. Müyesser Hanım bir haber yazdı ve Abdullah’ın “Hulusi AKAR FETÖ’cüdür, şöyle FETÖ’ye yardımları dokundu, böyle dokundu” dediğini anlattı. Anlattıkları doğru mu, yanlış mı bilemiyorum. Hatta o yazıya yayın yasağı getirildi Hulusi AKAR tarafından. 

Bu haberi Mustafa ÖNSEL, “Komutanımı yorumlarımla üzmek istemem, okuyucularım görsün diye paylaşıyorum” diyerek paylaştı. Ben de davanın ek klasörlerinden çıkan ve kamuoyunda Ömer Halisdemir davası olarak da bilinen davanın savcısının da isminin FETÖ’cü olarak geçmesi sayesine haberdar olduğum ek klasörlerdeki fişleme dosyalarının içerisinden ÖNSEL’in verdiği isimleri paylaştım ve Hulusi AKAR için ÖNSEL’in FETÖ’cüdür dediği bilgiyi paylaşarak “Sen daha önce yorum yapmışsın zaten” dedim. 

Daha sonra cezaevlerinden iki bağımsız mektup aldım. İkisinde de o günkü duruşmada gizli tanık Abdullah’ın Mustafa ÖNSEL’le ilgili olarak “15 Temmuz saat 21.15 – 22.00 arasında Mustafa ÖNSEL tarafından arandım. Önsel Albay bana ‘darbe başladı, başarılar dilerim’ dedi” şeklinde bir ifadesi olduğu yazıyordu. Bunun üzerine duruşmaya katılan bir avukatı da aradım sordum, ifadeyi doğruladı. Sizin muhabir Müyesser YILDIZ haberinde bu kısmı belirtmeyi unutmuştu herhalde (!) Bunun üstüne herkese açık bir şekilde ÖNSEL’e bu ifadeyle ilgili ne düşündüğünü sordum.

Peki, ne oldu da Mustafa ÖNSEL'in kuyruğuna basmıştım? Onu da anlatayım hemen. 

ÖNSEL çok kızdı, hakaretamiz cümleler kurdu, agrasifti, neden bu soruyu sormuştum, nasıl sorardım! “Hayır ben gizli tanıkla görüşmedim” demiyordu, “gizli tanık öyle dememiştir” diyordu. Bana gizli tanığın adını ver dedi, dava açacağını düşündüğüm için özel mesajlaşarak ismini verdim. Meğer zaten kim olduğunu gayet iyi biliyormuş! ÖNSEL bu soruyu sorduğum için bana kızmaya devam etti. Ben de kendisine şunu önerdim: 

SEGBIS tutanağını bekleyelim. Bakalım gizli tanık böyle demiş mi, ne demiş anlayalım. Eğer ortada bir iftira varsa ben soru sorduğum için (!) özür dilerim, tutanakta bir şey yoksa bana ve sanığa dava açsın. Gizli tanığı çağırıp ne demiş ne dememiş sorduralım. Zira Müyesser YILDIZ aynı tutanaktan söz ederken, her cümlenin geçmeyeceğinden, sansürleneceğinden, sıkıntılı yerlerin “anlaşılmadı” diye kayıt altına alınabileceğinden söz ediliyordu. ÖNSEL teklifimi istemeye istemeye kabul etti. 

Bana bu mektubu cezaevinden hangi askerin gönderdiğini sordu ve isminin geçtiği yeri paylaşmamı istedi. Ben de mektubu ÖNSEL'in eski dostu Erhan CAHA’nın gönderdiğini söyledim ve isminin geçtiği yeri paylaştım. 

"FETÖ’cü general" deyip, ismini anmaktan kaçınmasının iki nedeni var. OdaTV yazarlarının hepsi okuyucularını kandırmaya bu kadar meyilli değil biliyorum ama ÖNSEL’in de GENÇ’ten farkı yok. İlk neden okuyucuyu kandırmak istemeleri, ikinci neden de yakın çevresine CAHA hakkında “FETÖ’cü değil” demeye başlamış olması. Zira hazırladığı kitapta ÖNSEL ile CAHA’nın Whatsapp'ta gerçekleştirdikleri bir konuşmasına yer vermiş.

O görüşmeye göre CAHA görevdeyken, ikili arasında ÖNSEL’in TSK içerisindeki Fethullahçı yapılanmayı anlattıkları kitapla ilgili bir sohbet gerçekleşiyor. CAHA kitabın ne kadar yerinde olduğunu, beğendiğini anlatıyor. 

Mustafa ÖNSEL ile CAHA arasındaki ilişkiye nasıl dahil olduğum konusuna gelirsek eğer...

Ben 15 Temmuz'a ilişkin olarak, Kara Kuvvetlerini ve CAHA’yı araştırırken kendisine bir mektup yazmıştım. CAHA da kendisini anlatabilmek için bir öğrencisinin ÖNSEL’e yazdığını, ÖNSEL’in eski arkadaşı olduğunu, kendisini ona sormamı rica etmişti. Ben de Mustafa ÖNSEL’e “Ne diyorsun, bu paşa Fethullahçı mı sence abi” diye sorduğumda “Evet, tabii” demişti. Kendisi ile eski arkadaş olduğunu, birlikte sürekli spora gittiklerini, hep Atatürkçü olarak düşündüğünü, 15 Temmuz’da görev verilince FETÖ’cü olduğunu anladığını söylemişti. 

Oysa YAŞ atamaları öncesi MİT'in, Emniyet'in istihbarat kayıtları, kuvvet komutanlarının değerlendirmeleri CAHA'nın öğrencisi, eri, yazıcısı, postası, vs. kime ulaştıysam Atatürkçü, çağdaş bir asker olduğunu anlatıyor, yakın arkadaşı ÖNSEL ise FETÖ’cü olduğunu söylüyordu.  2014 YAŞ kararlarıyla tuğgeneral rütbesine terfi ederek, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Başkanlığı Kuvvet Geliştirme ve Teşkilat Daire başkanlığına atanan CAHA, o göreve, o dönem Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hulusi AKAR tarafından getirilmişti. FETÖ'cü olmayan ve geçmişi başarılarla dolu bir generale, darbe gecesi kritik bir görev veriliyordu. Araştırmaya değerdi.

Üstelik ÖNSEL'e arkadaşım deyip güvenmiş, bir gazeteci olarak kendisini araştıran bana kendisini elindekileri bana iletmesi için referans gösteriyordu. Sevgili Nihat GENÇ, gördüğünüz üzere ÖNSEL’in arkadaşlıktan anladığı biraz değişik. Yani bugün kendinizi onun dostu zannediyor olabilirsiniz, yarın bir gün devran döndüğünde biri sizin için de olmadığınız bir ithamda bulunursa, emin olun ki yanınızda ÖNSEL değil, ben olurum. Matematik bilen herhangi birinin ikimizin geçmişine bakarak varabileceği tek sonuç da bu olurdu zaten.

ÖNSEL ile yazışmamız sırasında bunun ikisinin arasında bir mesele olduğunu, beni ilgilendirmediğini, arzu ederse kendisine dava açabileceğini söyledim. İlgilendiğim tek şey ÖNSEL'in gizli tanıkla görüşüp görüşmediğiydi.

Çünkü gizli tanık Abdullah FETÖ’cü olduğunu söyleyen bir itirafçıydı. Balyoz mağduru bir albayın böylesi bir isimle ne işi olurdu? Üstelik ben görüştün mü diye sorduktan sonra da görüştüğünü Teğmen Çelebi’den öğreniyordum. Derken tutanak yayımlandı. ÖNSEL tutanakta yer aldığı üzere Abdullah’la görüştüğünü itiraf etti. Niye tutanağa kadar itiraf etmedi dersniz? Tutanakta yazan her şeyi kabul etti. ÖNSEL, o tutanağa göre sonradan FETÖ itirafçısı olan bu gizli tanıkla darbe görüşüyordu ve bunu sorguladığım için beni FETÖ’cü ilan ediyordu. Utanmazlığın dik alası!

Yenişafak haberinin operasyon olduğunu bile bile o da referans alıyor ve bir OdaTv klasiği olarak ihbarcılık yaparak savcılara “alın bu kızı” diye bağırıyordu. Mustafa ÖNSEL ve örgütlediği kimi eski dava arkadaşları, dün kendilerine darbeci diyenlerin, terörist diyenlerin taktikleriyle bugün canları kimi isterse ona FETÖ’cü diyordu.

Benim geçmişim - bugünüm yazdıklarım - çizdiklerim ortada. Kendimi savunacak değilim. Bununla ilgili üç veri sunacağım size. Erhan CAHA için FETÖ’cü diyen ÖNSEL, kendisine sorulduğunda isim verirken neden CAHA’nın FETÖ’cü olduğunu söylememiş? Neden şimdiye kadar devletin tüm raporlarında ismi, sicili temiz kalmış? Neden ÖNSEL Hulusi AKAR’ın FETÖ’cü olduğunu söylemiş? Genelkurmay Başkanı ile ilgili görüşleri hala baki mi? CAHA ile ilgili görüşleri değişmişse eğer, kendisini atayan AKAR ile ilgili de değişmiş olmalı, öyle değil mi! 

Twitter’da hakkında ne yazıldığını bu kadar önemseyen Mustafa ÖNSEL’in FETOSAVAR hesabı ile ne ilişkisi var dersiniz? Orada yazılan isimlerle ilgili İlhan TALU’nun görevdeyken hazırladığı rapora ilişkin ne düşünüyordu acaba?

Kitap fuarlarında “AK Parti FETÖ ile mücadele ediyor, Erdoğan’ı desteklemek gerekir” diyen ÖNSEL’i muhalif zanneden OdaTv okuyucuları, sonradan İYİ Parti’ye kaymış gibi görünmesi nedeniyle, AKP nezdinde de önemsenmemeye başlanmıştı. Peki Nihat GENÇ ile birlikte bu süreçte de Muharrem İNCE’yi destekleyenlere saldırarak, 25 yıldır CHP üyesi olan eşime benim çalışmalarım nedeniyle FETÖ’cü deme gafletini gösterecek kadar küçülerek ne yapmayı amaçlıyorlardı dersiniz? Eski patronlarına sevimli görünerek yeniden ciddiye alınmayı umuyorlarsa yanılıyorlar. Zira mevcutta elde kalan itibarlarından yedikleri kesindi. 

Önümüzde seçim var, malum.. Bu meseleleri köşelerden uzun uzun yazmanın, anlatmanın bir yararı yok. Doğru soru 24 Haziran'da adalet tesis edilecek mi, edilmeyecek mi? Ben de o güne kadar bu sorunun yanıtına odaklanacağım.

Bana omuz veren, inanan, geçmişten bugüne aynı yolda yürüdüğümüz dostlarıma, arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Araştırmacı gazetecilik yapabilmek amacıyla attığım her adımı yakından takip eden sevgili Fatma Sibel YÜKSEK’e ve Gökhan ÖZBEK'e özellikle teşekkür ediyorum. Fatma’nın Ergenekon’da yargılanıyor oluşu bile, benim haberlerimi gündeme getirdiği için Nihat GENÇ’in kendisini FETÖ’cü ilan etmesine engel olmadı.

Gün ZİLELİ “ihbarcılık toplumu çürüten en büyük zehirdir” diye anlattığı yazısında tam da bugünlere işaret ediyordu. “Toplum çürüdükten sonra iktidarda kim olduğu da hiç önemli değil” diye bitiriyordu yazısını. Ülkemin getirildiği bu durum için çok ama çok üzgünüm.

Tier Benefits
Recent Posts