Cemaat ve Kült meselesi hakkında
 
Takip edenlerin bileceği üzere Cemaat ve kültleşme mevzusu ile alakalı Gökhan Bacık bir makele kaleme aldı. Yazı’nın, meseleyi tartışmaya açma gibi bir neden ile yazılmış olmadığını, buna mukabil yazarın peşin hükümlerini ivedilikle  sonuç olarak aktardığını düşünüyorum. Kısacası ciddi bir araştırmadan ziyade, Bacık’ın bu konuda ne düşündüğünü görüyoruz ama – en azından kendi adıma- yazarın düşüncesini neden doğru kabul edeceğimiz yönünde eksiklikler olduğu kanısımdayım.  Yazar, vardığı sonucu ispat etmek ile uğraşmış, olay ve olgulardan sonuca gitmeyip, kendi düşündüğü sonuç üzerinden olay ve olguların değerlendirmesini yapmış kanaatindeyim.

Kavramın tanımı ile alakalı farklı bir kaç iktibas yapmak istiyorum:

Günümüzdeki bazı din sosyologları, Batı’da ´cult` kavramının halk arasında diğer inançları aşağılamak için kullanıldığına dikkat çekmektedir: Çoğu insana göre, ´cult` terimi, aslında bir grubu haksız çıkarmak ya da protesto etmek için kullanılan aşağılayıcı bir etikettir. ´Cult`, en iyi anlatımıyla tuhaf; en kötü anlamıyla öldürücü küçük bir dini gruptur. ´Cult`lere bir şekilde şüpheyle yaklaşılması gerekir. Onlar tehlikelidir ve kesinlikle yasal dini organizasyonlar değildir (Zuckerman, 2006: 111).

P. Zuckerman, dini grup tipolojisinde, grupların ömürleri ve taraftar sayılarına da dikkat çekmektedir: Bir dini grup ne kadar uzun süre varlığını devam ettirirse, ´cult` olarak adlandırılma ihtimali de o kadar az, meşru bir din olarak kabul görme olasılığı ise, o oranda fazladır. Dini meşruiyetin oluşumunda ikinci faktör sayıdır. Eğer tek bir insan sıkı bir şekilde başka hiç kimsenin inanmadığı bir şeye inanırsa, insanlar genellikle böyle bir kişiyi deli ya da çılgın olarak adlandırırlar. Eğer, on ya da ön beş kişi sıkı bir şekilde başka hiç kimsenin inanmadığı bir şeye inanırsa, insanlar böyle bir grubu ´cult` ile ilişkilendirebilir. Fakat eğer beş yüz ya da beş bin kişi sıkı bir şekilde başka hiç kimsenin inanmadığı bir şeye inanırsa, böyle bir grup "sekt" olarak tanımlanabilir. Ve eğer sayı on beş bine ya da beş yüz bine ulaşırsa o zaman ´denomination`dan söz edebiliriz. Eğer sayı beş milyon ya da daha fazlaysa, bu durumda ortada gerçek bir din var demektir.  (Zuckerman, 2006: 122-124). Bu sayilar Zuckerman'in kendi tasnifidir.

"Doç. Dr. İhsan CAPÇIOĞLU, Zuckerman’dan alıntı olarak diyor ki, insanların “kült” olarak nitelendirebilmek için dini organizasyonlarla ilişkilendirdikleri karizmatik liderlik, beyin yıkama, yıkıcı davranış ve tuhaf inanışlar gibi sözde biricik ve ayırt edici özelliklere, şu ya da bu şekilde, hemen hemen her dinde rastlanabilir. Bu durum, “kült” ve “din” arasındaki bütün farkları bilimsel açıdan geçersiz kılmaktadır.

Özetle belirtmek gerekirse, söz konusu tartışmada dini meşruiyetin sosyal yapılanmasının genellikle iki temel faktöre dayandığı görülmektedir: (1) Dini grubun var oluş süresi, (2) mensuplarının net sayısı.

Bir dini grup ne kadar uzun süre varlığını devam ettirirse, “kült” olarak adlandırılma ihtimali o kadar az, meşru bir din olarak kabul görme olasılığı ise, o oranda fazladır. Geçen zaman bir şekilde dini meşruiyeti sağlamaktadır. Grubun inançları ve ibadet şekilleri olduğu gibi muhafaza edilebilir, liderlik hiyerarşisi aynen kalabilir, dini grubun temel mantığının da değişmesine gerek yoktur. Grup sadece olabildiğince uzun süre hayatta kalmalıdır, sosyal kabulleniş sonunda gerçekleşecektir."

Bu tanımları dikkate aldığımızda, yazarın kendi iktibas ettigi cult kavramı üzerinden değerlendirme yapması sorunlu saptamalar çıkarmaya açıktır.

Bacık’ın Cemaat’in yönetim kadrosunu daha önceden ümitsiz vaka olarak görmesi, içi doldurulmamış bir şekilde “ hata “ ve “ başarısızlık “ kavramları üzerinden sorumlu araması, yazının objektifliğini daraltmaktadır. Çünkü yazar Cemaat adına hata veya başarısızlığı belirgin ve genel kabul görecek bir şekilde tanımlayamamaktadır. Bu başa gelenlerin başarısızlık olduğu, ve hangi hataya binaen oluştuğunu izah etmeden yargıda bulunmak, yazarın kendi kendine zihni bir mahkeme kurması, kendisinin savcı, kendisinin hakim konumuna geçmesidir. Yazının bütününde, Bacık’ın bu ön kabulü üzerinden değerlendirme yaptığı açıktır. Örnekleri ilerleyen satırlarda göstermeye çalışacağım.

Yazar, Cemaat’in alternatif söylem üretmeme ve mevcut sorulara cevap vermemekten sebep, gelecekteki durumunun kültleşmeye varacağı peşin hükmünü serdetmektedir. Bacık, kendi beklentisi / görmek istediği değişimlerin üzerinden genelleme yaparak aslında yine yargısız bir değerlendirmede bulunmaktadır. Olayların üzerinden yeterli zaman geçtiği ve alternatif bir söylem geliştirecek düşünce atmosferinin oluştuğunu düşünmüyorum. Ziya Paşa’nın Tanzimat değişiklikleri ile alakalı eleştirisi gibi ” insanlar değişmeden, tertip değişmez”. Kaldıki bu alternatif söylem ve değişim mesela ne olacaktır? Her değişimin yerinde ve uygun olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Mesela, yazar neyi murat etmektedir? Gökhan Bacık örneğinde, artık engellemenin olanaksız olduğunu düşündüğü  dinde reform mu? Ahmet Kuru’nun zannettiği tarzda, Cemaat perspektifinde İslami kriterlerin moderniteye uygun hale getirilmesi mi? Bana kalırsa Cemaat’in tavrı, akademisyen diye adlandırılan zümreden daha net ve belirgin.  Bazı kişilerin, kitlenin bu eleştirileri boşa çıkardığını veya önemsemediğini gördükleri esnada bunlar değişmez, bunlar kült sistemine alışmış lidere bağlı köleler derekesinde söylemleri göze çarpmaktadır. Bunun da ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum zira özgürlükten bahsederken, insanların anlatılanları kabul etme mecburiyeti varmış gibi bir tutumun sergilenmesi de abes olsa gerek.

Yazar bundan sorna Cemil Tokpınar’ın yazısı üzerinden bir alıntı yapmaktadır. Bacık’ın Tokpınar’ın sözlerini kendi ön yargısı ile farklı bir boyuta soktuğunu düşünüyorum.

Oysaki Tokpınar alıntı yapılan kısımın hemen akabinde şunları söylemektedir:

"Hizmete çok şey borçlu olan, geçmişte hizmet kurumlarında çalışan bazı kardeşlerimizin gerçeklikten uzak gördüğüm bazı eleştirileri, cemaate gönül vermiş saf ve samimî insanlarda şevk kırabilir, moral bozabilir belki. Ama ben öyle inanıyorum ki, bu hizmet istişare dediğimiz “ortak akıl” ile kendini daha bir geliştirecek, yenileyecek, mevcut atılımlarına ve başarılarına yenilerini ekleyecek ve kıyamete kadar şahlanarak devam edecektir."

Bacık ise bu ifadelerin öncesinde söylenen ilahi istihdam meselesini şöyle anlamaktadır :

“Bu yaklaşıma göre grubun kalan tabanı ve kurumları da bazı kişilerin yanlış tercihleri ile risk altına girse bile bu bir ölçü kabul edilmeyecektir. Çünkü Tokpınar’ın ifade ettiği şekli ile Gülen Cemaati’nin değeri ve doğruluğu “ilahi bir istihdam” nedeni ile her şartta garanti altındadır. İlahi olarak istihdam edildiği için zaten dış dünyadan bir gerekçe ile Cemaat’i sorgulamak imkanı da yoktur.”

Ortak akıl ile Cemaat’in kendisini daha çok geliştireceği ve istişare etmenin salık verildiği yerde, Bacık, bu yazıdan Cemaat’teki herkesin  masum kalacağı veya sorgulanamayacağı düşüncesini çıkarmaktadır. Oysaki Tokpınar'ın, Cemaat’in bünye olarak İlahi istihdamına inanmasının yanında böyle bir ifadesi veya bu genişlikte bir mana vererek, olan ve olacak herşeyi tasdiki bulunmamaktadır. Bu Bacık’ın kendi ön yargısı üzerinden olayı kendi düşündüğü boyuta taşımasıdır.

Akabinde yazıda en tuhaf bulduğum kısıma gelinmektedir. Yazar, farklı mecraya çektiği Tokpınar’ın yazısının, ingilizceye çevrilmesiyle, batılı düşünürlerin Cemaat’in kültleştiği yönünde kullanışlı bir delile ulaşacağını varsaymaktadır. Buradan yazar kendine hayali destekçiler çıkarmaktadır ve özellikle batılı sosyal bilimcilerden dem vurarak, meselenin bilimsel olarak tasdikini güya ispatlamaktadır.

Yazar aynı kurguları diğer alıntılarında da yapmaktadır, örneğin Mahmut Akpınar’dan yapılan alıntıya gelecek olursak;

Akpınar diyor ki:

Güreş mi yapıyoruz ki yenilelim? Maçta mıyız, bir müsabaka mı var? Hak arayışında, hukuk müdafaasında önemli olan yenmek-yenilmek, dayak yemek, dayak atmak değildir. Ortada bir hukuk, var olma, yaşam mücadelesi varsa kimin güçlü olduğuna bakılmaz. Kimin haklı kimin haksız, kimin zalim kimin mazlum olduğuna, kimin katil kimin maktul olduğuna bakılır.

Bu sözlerden Bacık insan hafsalasını zorlar şekilde şöyle bir sonuca varmaktadır :

“Akpınar sürreal bir alana referans vererek bir iç dil kurgulamamaktadır. Aksine, post-modern bir yaklaşımla yenmek/yenilmek gibi kavramların bir tür yapı sokumu ile yeni bir iç dil üretilmesine çalışmaktadır. Akpınar’a göre kimse Cemaat’in performansını sorgulayamaz, çünkü bu bir yarış veya güreş değildir. Dolayısıyla başarı ve başarısızlık gibi kavramlar zaten konuyla ilgili değildir. Başarısız görülen her şey aslında bir başarı olarak yorumlanabilir. “

Oysa bundan bir sonraki eleştiri yapılan mevzudaki twitter hesabında, Mahmut Akpınar’ın açıkça eleştirileri de okunmaktadır. ( yazıdaki linke tıklandığı zaman Sadi adlı kullanıcının verdiği liste ). Ayrıca,  az çok Mahmut Akpınar’ı okuyan bu yorumu abes bulabilir, çünkü yazarın bu süreçte ciddi derinliği olan tahlilleri olmuştu ve Akpınar’ın Bacık tarafından dile getirilen herhangi bir yaklaşımına geçmiş yazılarında -kendi adıma- şahit olmadım. Bacık, Akpınar’ın sürreal bir alana referans verdiğini iddia ediyor ki, bence yazıdaki realiteden kopan kişi kendisi olmaktadır. Zira Akpınar, hak ve hukuk alanında başarının sayılar ile ölçülemeyeceği, bu alanda kimin galip geldiğinin skor tabelasına göre değil, haklılık ile belirneceğini ifade etmektedir. Yani bin kişi, bir suçsuz insanın öldürülmesini haklı bulursa, bu, o kişiyi suçlu yapmaz, ve bu, kişi sayısının fazlalılığından dolayı onları haklı çıkarmaz. Akpınar’ın buna benzer ifadelerinden Cemaat’in performansının sorgulanamayacağı düşüncesini çıkarmak için şöyle bir algıya sahip olmak gerekir :

Dikkatimi çekti, yazar, bu süreçte Cemaat’in özellikle yönetici kademesinin eleştirilme imkanını ortadan kaldıran, ortadan kaldırmasa bile kendisince öyle zannettiği söylemlere karşı aşırı duyarlı gözükmektedir. Bu konuda imaen bile kendi düşündüğü manaya muhalif bir şey gördüğünde, oluşacak mantıki boşluğu önceden inandığı yargı ile kapamaktadır. Yani ortada bir hata var, bu hatayı örtbas ediyorsunuz gibi bir düşünce saikiyle hareket ettiğine inanıyorum. Fakat hata ve bu hatalardan kaynaklanan başarızlığı yalın bir şekilde izah etmediği için, söylemleri askıda kalmaktadır. Üstüne insanların ifadesini kendi perspektifinde değerlendirip farklı bir boyuta çekdiği kanısındayım.

Yazıda mevzu edilen diğer örnekleri de bu değerlendirmeler harici çok farklı bir yorum olarak görmüyorum. Fakat şunu belirtmek isterim ki, abartılı söylemlerden kaçınmak gerekir. Bunlar vicdanı yaralayabilir. Evet öyle bir zulüm çekiliyor ki, insanların teneffüs edeceği ümide ihtiyaçları, kendilerine teselli bulacakları bir müjdeye gereksinimleri olabilir. Bir iyi söz duyup, bu sıkıntılı süreçte biraz da olsa ruhi bir ferahlık bekleyebilirler. Fakat bundan ziyade onların dertleri ile dertlenmek, problemlerini çözmek, geleceğe bakışlarına yardım etmek, söz ile verilen teselliden daha etkin olacaktır.

Makalenin başında " Cult " kavramının tanımlanması adına bir problem olduğunu düşünüyorum.  Bacık, farklı tanımlamalar içinden bir tanımlamayı referans alarak, biraz da Cemaat adına günümüzde yaşanan buhranları mevzu edip, cult tanımının içine bu problemleri sığdırmaya çalışmış. Şunu söylemek gerekir ki, böyle bir terimi bir gruba yöneltmek veya bir grup ile özdeşleştirmek basit bir mesele değildir. Gruba mensubiyeti olan kişilerin yazdığı bir kaç tweet ve söylem üzerinden mantık yürütüp, sonuç çıkarmak ve benzerlikler kurmak ciddi bir özensizlik, aslında ilmi bir sorumsuzluktur da. Çünkü bu, çok yüzeysel bir saha çalışması yapıp, meseleyi genele atfetmeye çıkabilir.

Sonuç olarak Cemaat’in verilen örneklerden yola çıkarak bir kült veya kültleşme eğiliminde olduğu abartılı bir yaklaşım. Bu yazı haricinde, bahis konusu olan yazarların eleştiri gündeminin, Cemaat’in ıslaha medar olabilecek yönlerini düzeltmede fayda değil, zarar vereceği kanısındayım. Çünkü kullanılan dil ve mantık kurgusu kabul edilebilir ihtilaf değil, iftirak ( ayrışma ) sebebi olacak bir jargonda ilerlemektedir. Ben, Gülen Hareketi’nin eleştiriye büyük oranda karşı çıkacakları kanısında değilim. Ülke gündemine geldiği günden itibaren hemen hemen her platformdan bir çok kez eleştirilmiş bir hareket, bir zamanlar itibari ile bünyesindeki kişilerin laflarından çok abandone olacağını  zannetmiyorum. Özellikle Kıtalararası adlı platform yazarları, düşüncelerini başarılı bir şekilde aktaramayıp, oldukça tepeden inme bir üslup ve zemine oturmayan bir tarz ile eleştiri denemesi yaptıkları ve bu eleştirilerin sağlıklı bir sorgulamaya zarar verdiği kanısındayım. Cemaat’in dostlar alışverişte görsün veya “ olsun eleştirmek yine de iyidir” gibi bir teselliye ihtiyacı olduğunu da zannetmiyorum.

Tier Benefits
Pledge $0 or more per null
patrons
Everyone
Recent Posts